Minareler mi? Kubbeler mi? Boğaz’a yaslanan yalılar mı? Yoksa artık aralarından yükselen cam kuleler mi?
Bir zamanlar İstanbul’un ufkuna baktığınızda ahşap köşklerin zarif çizgisi görünürdü. Özellikle Boğaziçi boyunca uzanan yalılar, yalnızca birer konut değil; bir yaşam biçiminin sembolüydü.
19. yüzyıl İstanbul’u, ince saçaklı, cumbalı, denize açılan pencereli köşklerle nefes alırdı. Sabah güneşi önce o pencerelere vurur, akşam gölgeleri suya düşerdi. Şehir kendini yatay bir zarafetle anlatırdı. Bugün o siluetin çoğu yok.
Yangınlar, bakımsızlık, imar kararları ve hızla değişen ekonomik dengeler… Birçok köşk ya kül oldu ya da arsaya dönüştü. Yerlerine apartmanlar, rezidanslar, yüksek yapılar geldi. Şehrin yatay çizgisi dikey bir iddiaya dönüştü.
Bosphorus kıyılarındaki eski yalıların bir kısmı hâlâ ayakta. Ama çoğu artık yalnız değil; çevresi modern yapılarla sarılmış durumda. Siluet dediğimiz şey, sadece estetik değil; bir zihniyet meselesi aslında.
Eskiden köşkler manzaraya saygı duyardı. Şimdi manzara yapıya hizmet ediyor.
Çengelköy, Beylerbeyi, Arnavutköy… Bu semtlerde geçmişin izini hâlâ sürebilirsiniz. Ama dikkatle bakmanız gerekir. Çünkü o zarif ahşap cepheler, betonun arasında fısıltıya dönüşmüş durumda.
Bir köşk yıkıldığında yalnızca bir yapı kaybolmaz. Bir aile hikâyesi, bir bahçe, bir akşamüstü çayı, bir piyano sesi de gider.
Şehir hafızasını çoğu zaman gürültüyle değil, sessizlikle kaybeder. Elbette şehirler değişir. İstanbul da her yüzyılda yeniden kuruldu. Ama mesele değişim değil; ölçüdür. Bir siluet kaybolduğunda, şehir kendine ait bir çizgiyi de kaybeder.
Bugün Boğaz’a baktığınızda hâlâ büyüleniyorsanız, bilin ki o etki geçmişten kalan birkaç zarif çizgi sayesinde.
Belki de asıl soru şu: Yüksek olmak mı kalıcıdır, yoksa zarif olmak mı?
Çünkü şehirler betonla büyür ama hatırayla derinleşir.
Ve İstanbul’un silueti, yalnızca gökyüzüne değil; vicdanımıza da çizilir.